Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren çok geniş bir coğrafyaya yayılmış ve bünyesinde çeşitli etnik kökenden ve farklı inançları benimseyen birçok insanı barındırmıştır. Bu sebeple Osmanlı Devleti’nde, geniş ve zengin bir kültür birikimi oluşmuştu. Oluşan bu birikimin gelecek nesillere aktarılması için kayıt altına alınması gerekmekte idi. Bu sebeple Osmanlılar da diğer büyük devletlerin ve medeniyet mensuplarının yaptığı gibi kültürünü, medeni faaliyetlerini çeşitli bilgi kayıt ortamlarına kaydederek korumaya almış ve kendisinden sonra gelen nesillere aktarılmasında, önemli bir katkı sağlamıştır.
Osmanlılara ait çeşitli kültürel ve medeni faaliyetlerin yazılı olarak daha sonraki yıllara aktarılmasında çoğunlukla ferman, berat[1], ahitname[2] vb. devlete ait belgeler, te’lif kitap ve tercüme kitaplar, risale’ler, şerh’ler, haşiye’ler[3], hamiş’ler[4] ve minyatür san’atı ile bezenmiş eserler kullanılmıştır. Bilginin yalnızca kaydedilip saklanması bilginin “paylaşılabilir olma” özelliği ile ters düşmektedir. Bu sebeple bilginin bilgi sahibi olmak isteyen ve araştırma yapan kişilere doğrudan ve ücretsiz olarak sunulması gerekmektedir. Bunu belli bir sistem içerisinde gerçekleştirecek olan kurumlar hiç şüphesiz ki, “kütüphaneler”dir. İşte bu bağlamda Osmanlılar da kütüphane kurumuna çok önem vermişlerdir. Ne yazık ki; ülkemizde bu güne kadar kütüphanelerin bilim ve kültür tarihimiz içerisindeki rolü, bazı kıymetli bilim insanımız dışında pek fazla ele alınmamıştır. Hâlbuki kütüphaneler, – Karahanlılardan Osmanlılara kadar – Orta Asya ve Anadolu üzerinde hüküm sürmüş Türk devletlerinin eğitim-öğretim, kültürel ve bilimsel yaşamında yaklaşık 1000 yıllık geçmişleri olan çok önemli sosyal kurumlardan biridir. Bunun yanı sıra kütüphaneler, -başta Osmanlılar olmak üzere- bu Türk devletlerinin de dâhil olduğu İslamî eğitim-öğretim sisteminin de yakından ilgili olduğu bilimsel kurumlar içerisinde yer almaktadır. Bu İslamî eğitim-öğretim sisteminin temel eğitim kurumları; hiç şüphesiz ki medreselerdir. Buradan hareketle kütüphaneleri de yukarıda belirttiğimiz gibi eğitim-öğretim kurumlarının parçası olarak ele aldığımızda, Osmanlılarda da ilk kütüphanelerin, bu kurumların bünyesinde veya yakınlarında kurulmuş olması bir gerçektir.
Büyük Selçuklu Devleti’nin ünlü veziri Nizamü’l-Mülk tarafından kurulan ve kendi adıyla anılan Nizamiye Medreseleri’ndeki eğitim-öğretim metodu ile idari yapılanma şekli, Büyük Selçuklu Devleti’nden Anadolu Selçuklu Devleti’ne ve oradan da Osmanlı Devleti’ne intikal etmiştir. Osmanlılar, kurulduğu günden itibaren ülkelerini zengin kütüphaneler ile donatmışlar ve İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden bilim adamlarını o dönemin şartlarına göre oldukça cazip teklifler ve olanaklarla ülkelerine çekmişlerdir. Böylelikle sırasıyla İznik, Bursa, Edirne ve İstanbul değerli bilim adamlarının ve önemli medreselerin ve dolayısıyla da büyük kütüphanelerin bulunduğu merkezler haline gelmişlerdi.[5]
Osmanlılarda kütüphane kültürü, tarihsel süreçte çeşitli değişimler göstermiştir. İlk dönemlerinde (1331–1453) saray ve medreselerde yoğun olarak kurulmaya başlayan kütüphaneler, 1453’ten sonra önemli bir sıçrama yaparak eğitim-öğretim kurumlarının vazgeçilmez parçaları olmuşlardır. Bu noktada bilimsel yaşama da katkıları önemli ölçüde artmıştır. Fiziksel özellikleri, dermeleri, personeli ve hizmetleri ile aynı zamanda önemli vakıf kurumlarından olan kütüphaneler, yaklaşık 800 yıldır Anadolu topraklarında halkın kültür, bilim, eğitim ve sanat yaşamı içerisinde önemli etkisi olan sosyal kurumlardır. Kütüphaneler, Osmanlının çeşitli dönemlerinde toplumun her türlü sınıflarına bilginin aktarılmasında, üretilen bilgi kaynaklarının korunmasında, çoğaltılmasında ve hizmete sunulmasında etkili rol oynamıştı. Birçok padişah, devlet adamı, bilim adamı ve din adamı bu kurumların oluşturulmasında ve dermelerinin geliştirilmesinde önemli katkılarda bulunmuştur. Bir kütüphanede verilen hizmetlerin neler olacağı, çalışanların görev ve sorumlulukları ve kütüphanelere ilişkin birçok bilgi, vakfiyelerde en ince ayrıntısına kadar yer almıştır. Osmanlıda kurulan kütüphanelerin; eser çeşitliliği, mimari yapı özellikleri ve ünlü bilim adamlarının bu kurumlara kütüphaneci (hâfız-ı kütüb) olarak atanmaları göz önüne alındığında, bu kurumların Osmanlı medeniyetince hiçbir dönem göz ardı edilmeyen kurumlar olduğu anlaşılmaktadır. Kütüphaneler; Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde içinde bulunulan ekonomik, kültürel ve siyasi olaylardan ve politikalardan etkilenmişler, kendilerini bu unsurlara göre yeniden kurgulamışlardır. Osmanlılarda, kütüphaneler hem kültürün bir parçası hem de oluşan kültürü aktaran ve gelişmesini sağlayan kurumlar olarak varlıklarını sürdürmüşler; kuruldukları tarihten itibaren de bilimsel yaşamın en büyük destekçileri olmuşlardır.[6]
[1] Berat: Rütbe, nişan ve ayrıcalık verildiğini bildiren ferman.
[2] Ahitname: Anlaşma, sözleşme metinleri.
[3] Haşiye: Bir kitabın sayfa kenarına veya altına yazılan yazı, açıklama
[4] Hamiş: Mektubun veya herhangi bir eserin sayfa altına veya kenarlarına yazılan ek bilgiler.
[5] Aykut KAZANCIGİL, Osmanlılarda Bilim ve Teknoloji, İstanbul: Ufuk Kitapları, 2.Basım, 2000.
[6] Hakan ANAMERİÇ, VI. Uluslararası Türk Kültürü Kongresi Bildirisinin Gözden Geçirilmiş Metni
Fatih kendisine ait ilk kütüphaneyi, şehzadeliği döneminde Manisa Valisi iken Manisa’da kurdurmuştur. Bu kütüphane; şehzadeler sarayı olarak adlandırılan ve daha sonra bir bölümü yıkılıp yanan bir mekândadır. Burasının 1932’lerden sonra Manisa Halkevi olarak da kullanıldığını biliyoruz. Bu kütüphaneden günümüzde; bu gün Manisa kütüphanesine miras kalmış birkaç eser bulunmaktadır. Bunların iç sayfalarında Fatih’in “Mehmet İbni Murat Han” yazılı mührü bulunmaktadır. Örneğin Manisa Kütüphanesinde bulunan İbni Sina’nın Şifa isimli eseri Fatih’in şehzadeliği döneminden kalmadır. Fatih 1444’de babasının isteği üzerine tahta çıkmış ve Manisa’dan ayrılmıştır. Fakat 1 yıl sonra babasının tekrar tahta çıkması üzerine Manisa’ya geri dönmüştür.[1]
1451’de tekrar tahta çıkan Fatih, Manisa’dan ayrılarak başkent Edirne’ye gitmiştir. Babası II. Murat’ın yapımını başlattığı Edirne Sarayının yapımını tamamlattırmış ve Manisa’dan beraberinde getirdiği kitaplarıyla sarayın Cihannüma Kasrı’nda bir kütüphane kurmuştur. Süheyl Ünver’e göre bu kütüphane Kasr’ın alt katında kurulmuş ve tavan, duvar süslemeleri dikkat çekicidir. Manisa kütüphanelerinde olduğu gibi bugün Edirne kütüphanelerinde de Fatih’in veya oğlu Beyazıt’ın mührünü taşıyan eserlere rastlamak mümkündür. Fatih tahta çıktıktan 2 yıl sonra 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethederek, başkenti İstanbul’a taşıyor. İstanbul, fetihten kısa bir süre sonra cami ve medreseleriyle, han, hamam, çeşme ve saraylarıyla tam bir Türk şehrine dönüşüveriyor.[2]
Fatih ilk sarayını bugünkü Beyazıt’ta kurmuştur. Fatih İstanbul’daki ilk kişisel kütüphanesini; Edirne’den getirttiği kitaplarıyla buraya kurduruyor. Eski sarayda kurulan bu kütüphane daha sonra yeni saraya yani bugünkü Topkapı sarayına naklediliyor. Topkapı sarayındaki bu kütüphanenin yeri hala belli değildir. İstanbul’un ilk kadısı olan Molla Hızır Bey’in üç oğlundan biri olan Sinan Paşa daha 20 yaşında Fatih Sultan Mehmet’e hoca olmuştu. Fatih, Sinan Paşa’dan kendi kütüphanesini düzenlemesi için bilgin bir hâfız-ı kütüp istedi. Sinan Paşa da kendi öğrencilerinden Tokatlı Molla Lütfi’yi önerdi. Böylelikle Tokatlı Molla Lütfi Fatih’in ilk hâfız-ı kütübü oldu. Fatih, genç hocası Sinan Paşa ve Molla Lütfi ile kütüphanesinde sık sık akademik sohbetler yapmıştır. Hatta Molla Lütfi ile arasında geçen bir olay vardır ki bu olayı çalışmamın Fatih’in hâfız-ı kütüplerinden Molla Lütfi bölümünde bulabilirsiniz. Fatih Sultan Mehmet’in Kütüphanesi çok gelişti. Fatih’in kitaba verdiği değeri bilenler ona doğunun her tarafından kitap getiriyorlar, satıyorlar veya hediye ediyorlardı. Fatih bununla da yetinmeyip sarayda bir nakışhane kurdurarak doğudan iki hattat ve Anadolu’dan hattatlar ve müzehhipler getirterek en değerli eserlerden birer nüsha yaptırmıştır.[3]
Fatih’in kütüphanesindeki eser sayısı hakkında tam bir bilimiz yoktur. Ancak 1502’de II. Beyazıt döneminde yapılan katalogda 5700 cilt eserin içinde 7200 eserin künyelerinin verildiği göz önünde bulundurulacak olursa, Fatih döneminde kütüphanenin hayli zengin olduğu söylenebilir. Fatih’in kütüphanesinde bulunan kitapların birçoğu Arapça ve Farsçadır. Bunların dışında Grekçe, Latince, Ermenice, Süryanice, İtalyanca ve İbranice yazmalara da rastlanmaktadır.[4]
[1] Müjgan CUNBUR,
“Fatih Devri Kütüphaneleri ve Kütüphaneciliği”, Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni 1957. C. VI. Sayı: 4, S. 1-16.
[2] A.Süheyl ÜNVER, “Fatih’in Hususi Kütüphanesi”, Yeni Türk Dünyası Mecmuası, 195?. Fatih Özel Sayısı, S.9-13
[3] Müjgan CUNBUR, A.g.m. S.1-16
[4] A.Süheyl ÜNVER, A.g.m S.9-13
Osmanlı Devleti’nin bir uç beyliği olması ve varlığını sürdürebilmek için sürekli savaşması yeterli kültürel faaliyetlerde bulunmasına engel olmuştur. Zaten ele geçirdiği topraklarda yaşayanların Bizans kültüründen olması da Osmanlının bu bölgelerde kendi kültürünü yaymasını geciktirmiştir. Osmanlının ilk dönemindeki kültür ve eğitim hayatını anlatan en önemli kaynak eserlerden birisi de Şakaik-i Numaniyye’dir. Bu esere baktığımız zaman; Osman Gazi döneminde adını duyurabilen sadece iki bilim adamının bulunduğunu görüyoruz. Bu da bize Osman Gazi döneminde bilimsel çalışmalarının çok iyi bir düzeye ulaşmadığını göstermektedir. Henüz eğitim ve bilim ile ilgili yeterli bir kurumun kurulmadığı bu dönemde; kütüphanelerden bahsetmek de pek mümkün görülmemektedir.[1]
Osman Gazi’nin ölümü üzerine tahta oğlu Orhan Gazi geçer. Orhan Gazi döneminde de siyasî gelenek bozulmaz ve Osmanlılar yeni kentleri ele geçirerek siyasi güçlerini daha da arttırırlar. Tabi bu dönemde diğer beyliklerden askerler ve bilim adamları da Osmanlılara katılır. Mevlana Sinan ve Kara Alaâddin bu bilim adamlarının en önemlilerindendir. Orhan Gazi’nin 1330’da İznik’i fethetmesiyle; bu şirin kentte Osmanlının ilk medresesi kurulur ve yöneticiliğine de Kayserili “Davud bin Mahmudü’r- Rumî” getirilir.[2] Kayserili Davud; o günün İslam Dünyasının en meşhur eğitim merkezlerinden olan Mısır’da öğrenim görmüş ve teoloji ve teorik fizik alanında önemli çalışmalar yapmış olan bir bilim adamıdır. Aristo’nun zaman anlayışını eleştirerek yeni bir zaman felsefesi öngörmüştür. Bursa’nın fethedilmesiyle başkent Bursa’ya taşınmış ve ikinci medrese Orhan Gazi’nin kumandanlarından Lala Şahin Paşa tarafından Bursa’da kurulmuştur. Bu medreselerin kurulmasıyla eğitim-öğretim için kitaplara ihtiyaç duyulmuş ve medrese için bazı kitaplar satın alınmıştır. Uzmanlar İznik Medresesi bünyesinde bu alınan kitaplardan oluşan küçük bir kütüphanenin olacağı kanaatindedirler.
Orhan Gazi’den sonra tahta geçen I. Murat’ın Edirne’yi fethetmesiyle beraber Osmanlı siyasî gücünü Rumeli’de de hissettirmiştir. Bu siyasî güç Osmanlı ülkesine daha çok asker ve bilim adamının gelmesini sağlamıştır. Bu devirde Osmanlı ülkesinde bulunan bazı bilim adamlarının da eğitim için; Şam, Mısır, Maveraünnehr ve Horasan gibi başka şehir ve ülkelere gittikleri de görülmüştür. Bu seyahatler Osmanlı ülkesine bu ülke ve şehirlerden kitaplar gelmesine sebep olmuştur. Ayrıca Osmanlı medreselerinde bulunan bilim adamlarının da bu devirde eser vermeleri ve bunların giderek çoğalması da Osmanlı ülkesindeki kitap sayısını arttırmıştır. Ancak bu dönemde yine de ayrı bir kütüphanenin oluşturulup oluşturulmadığı hakkında kesin bir bilgi ve belgeye ulaşılamamıştır. Fakat bazı araştırmacılar kitap sayısının bu kadar arttığı bu dönemde, ayrı bir kütüphanenin oluşturulmuş olacağı düşüncesindedir.[3]
Yıldırım Beyazıt döneminde ise Osmanlı topraklarına Kütahya, Manisa ve Kastamonu gibi kültürel faaliyetleri çok olan şehirler de katılmıştır. Bu şehirlerin Osmanlı ülkesine katılmalarıyla da buralarda bulunan kitaplar Osmanlı bilim ve kültür hayatına kazandırılmıştır. Bu dönemde dışarıdan gelen bilim adamları dışında, Osmanlıda yetişen bilim adamlarının sayısı da artmıştır. Başkent Bursa; bir bilim ve kültür merkezine dönüşmüş ve buradaki medrese sayısı da artmıştır. Osmanlıda daha önce kurulan beş medreseye; Bursa ve çevresinde kurulan Ali Paşa, Ebu İshak, Gülçiçek Hatun, Eyne Bey, Subaşı Eyne Bey, Ferhadiye, Molla Fenarî, Vaiziyye ve Yıldırım Medreseleri de eklenmiştir. Balıkesir’de yeni kurulan medreselerden Subaşı Eyne Bey medresesinin üst katında ilk kez ayrı bir kütüphane oluşturulmuştur. Bursa ve çevresinin Timur istilasına uğraması; günümüzde bu kütüphaneye ait kitaplara ve vakfiyeye ulaşılmasını güçleştirmiştir. Balıkesir’de Subaşı Eyne Bey tarafından kurulan medresenin bir kütüphanesi olduğu, yapılan hâfız-ı kütüp (kütüphane görevlisi) atamasından anlaşılmaktadır.[4]
Yıldırım Bayezid döneminde yapılan Ankara Savaşı ve ardından yaşanan Fetret Dönemi; Osmanlı için bir gelişmeden ziyade toparlanma dönemi olmuştur. Bu toparlanma bilim ve kültür alanında da yaşanmıştır. Bu dönem de çıkan iç savaşı Çelebi Mehmet sona erdirmiş ve Osmanlı Devletinin başına geçmiştir. Çelebi Mehmet’in kişisel kütüphanesi olduğuna dair Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in çeşitli öngörüleri vardır. Bu öngörülere göre Veliyyü’l- Hamid Mehmed Bin Beyazıt mührü bulunan, Fatih, Süleymaniye ve Topkapı Sarayı kütüphanesindeki kitaplar Çelebi Mehmet’in kişisel kütüphanesine aittir.[5]
II. Murat döneminde yaşanan siyasî birlik, istikrar ve Edirne’nin başkent olması Osmanlı bilim ve kültür hayatının canlanmasını sağlamıştır. Hatta Latifi’nin Tezkiretü’ş Şu’ara’sında II. Murat’ın haftada iki gün bilim adamlarıyla toplantı yaptığı kaydı bulunmaktadır. Sultan II. Murat’ın kurdurduğu Darü’l- Hadis Medresesi’ne bir hâfız-ı kütüp ataması yapıldığı, vakfiyede belirtilmediği ancak gelir kayıt defterinde Sinan adında bir hâfız-ı kütübe günlük iki akçe verildiği kaydı bulunmaktadır. Vakfiyede olmamasına rağmen sonradan bir hâfız-ı kütüplük görevi oluşturulmuştur. II. Murat döneminde Edirne’de kurulduğu tespit edilen iki kütüphane bulunmaktadır. Bunlardan biri Gazi Mihal Bey tarafından yaptırılan Camii Kütüphanesi diğeri ise Fazlullah Paşa tarafından yaptırılan mescid kütüphanesidir. Bu dönemde Edirne dışında da kütüphaneler kurulmuştur. Üsküp, Bergama ve Biga kütüphane kurulan şehirlerden birkaçıdır. II. Murat tarafından Edirne’deki Üç Şerefeli Cami’nin avlusuna yaptırılan Saatli Medrese’de de bir hâfız-ı kütüp bulunduğu ve günlük iki akçe ücret aldığı muhasebe kayıtlarında bulunmaktadır.[6]
Kuruluş dönemi kütüphanelerinin ortak özelliği küçük bir koleksiyonlarının olması, hâfız-ı kütüplerin düşük ücretlerle ücretlendirilmesi ve genellikle kütüphanelere görevli birinin atanmamasıdır.
[1] İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI,
Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 3.Basım, 1988
[2] Adnan ADIVAR, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul: Remzi Kitabevi, 6.Basım, 2000. S.16
[3] İsmail E. ERÜNSAL, Türk Kütüphaneleri Tarihi II, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2.Basım, 1991, S.4
[4] İsmail E. ERÜNSAL, A.g.e. S.5
[5] İsmail E. ERÜNSAL, Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2008, S.80-81
[6] İsmail E. ERÜNSAL, A.g.e. S. 82
Ocak 17th, 2010
Genel,
Kütüphanecilik Yorumlar kapalı